Resmî Destekli DDT Facebook grubumuzdaki dostlarımızın sorduğu sorulardan,

daha önce sorulmamış olanlarına verdiğimiz cevaplar:


Hayatta en çok sevdiğiniz şeyler veya en gıcık olduğunuz şeyler nelerdir?

(Soru en sevdiğiniz ve en gıcık olduğunuz şeklinde sorulmuş ancak, cevaplarımızdaki ibareler takıntı mesabesinde değildir. Genel anlamda klasiğin dışında cevap vermeye gayret ettik..)


Hayatta en çok sevdiğiniz:

Sadık:  Çocukluktan beri yapageldiği logo tasarımı ve marka oluşturma hobisini devam ettirmek.

Kendini zeki görüp karşısındakini sınadığını zanneden insanın sınandığından bihaber olması. Hayata geçirmeyi düşündüğüm romanı yazıya dökmeyi sevmek..


Üsame:  Tabiatla ilgili her şey.. (Normal insan, hayvan ve bitki)... Şehir hayatındaki negatif elektriği paratoner gibi bünyeye çekip de toprağa- tabiata topraklama yapmak.. Tabiatın bir güzel yanı da, verilen emeğin karşılığını görmeniz, insan gibi kafası kızınca basıp gitme- artistlik yapma durumu yok… Gündoğumundan gün batımına kadar, bir şeyleri zamanında yetiştirecekmişcesine koşuşturan irili ufaklı hayvanları izlemek…

Günümüzde tabiat sevgisi biraz daha içi boşaltılmış tarz halini aldı. Bir "aktivistlik" biçimi oldu. Kendince "çevreci" pozları verip "Şöyle yapmalı, böyle yapmalı" diyenlere baktığınızda genelde bir tane bile ağaç dikmemiş, söğütle elma ağacını ayırt edemeyen insanlar. Tabiat sevgisi lafla değil ruhla olur. Bu tip adamların hayvan sevgisi de kendisininkiyle sınırlıdır, yanında gezdirdiği hayvanın haricindekileri sevmez. Tarz olsun diye gezdirir, bıkınca da sokaklarda açlığa terk eder. Hayatlarını anlık iletiler oluşturduğundan, hevesleri de anlıktır. Bunların sevgileri de sevgilileri de sevecekleri de devremülk gibidir.

.. Çizim yapıp dostlarla paylaşmak.. (Çizmiş olduğu resimler burada..)

.. Tasarımla alakalı her şey… (Mimari, moda, takı, dekorasyon, grafik, çizim, Alman logo, dizayn ve reklamları)

.. Yaşı ne olursa olsun ağır sakin, olgun duruşu olan insanlara karşı özel bir saygım vardır.. Günümüzde herşey cıvıklaşıp, dobralıkla-densizlik, girişkenlikle-had bilmezlik birbirine karıştırıldığından ve de insanların genelde yaşlarının arttıkça kenara oturup tecrübelerinden paylaşımdan bulunup akil adam durumunda olacağı bilinçaltımızda olup da televizyonlarda "keşke beyin nakli bir an önce gerçekleşse" diye dua ettiğimiz dengesiz tipleri görünce; ağır sakin, ne söylediğini bilen, her şakanın altında bir ciddiyet yatar diyerek espri bile yapacakken kırk kere düşünen insana karşı ilgi duymam normaldir herhalde!


En gıcık olduğunuz şeyler:

Sadık: Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan insanlar. En gıcık olduğu "şey"lerden birisi de, insanın ismi yerine "şey" diye hitap eden "şey"ler…


Üsame: Algısı kıt olan insan. Muhabbeti ileri derecede olmadığı halde senli benli konuşan insan. Tırnak içerisinde "erkek" muhabbeti diye her lafın başını kadın, futbol, otomobil ile başlayan insan… İki kelimelik mevzuu on cümleyle ifade etmeye çalışıp da bir şey anlatamayan kelime israfçısı insan. Millete "ya hayır söyle ya sus" deyip tavsiye de bulunup da bir süre sonra dedikodudan ağzı köpüren insan. Araçları amaç gören hazımsız tipler. Üslup sorunu olan insan. Düzensizlik, tertipsizlik. Tanıdığına da tanımadığına da kin güdercesine bakışlar atıp hayat boyu somurtan, öfkeyi yaşam biçimi olarak benimsemiş insanlar.



Dublajlarınızda Dini ögelere ağırlık veriyorsunuz bunun sebebi dindar olmanız mı? yoksa Konya'nın yapısından dolayımı (Bizim oğlan dublajı (: )


Sadece lamba takarken "besmele" çeken insanlardan daha çok din altyapısına sahibiz tabi ki. Yaptığımız dublajlar genel olarak toplumu yansıtmakta. Dolayısıyla dublajlarımızın kabul görmesinin sebeplerinden birisi de izleyicilerin kendinden ve etrafından bir şeyler bulmasından dolayıdır. Dublajlarımızın omurgası zaten "malumun idamı" olup, filmdeki karakterlerden beklenin zıttını verip ters köşeye yatırmaktır. Bizim Oğlan dublajındaki Robert De Niro' nun bir daha o üslupla konuşabilmesi için ancak Çağrı tarzında dini içerikli bir filmde oynaması gerekir.   


*Konyanın köy şivesini son derece iyi biliyorsunuz bunun sebebi nedir?


Diğer bir soruya da cevap vermiş olalım; Konya'nın yerlisiyiz. Konya'da yaşıyoruz ancak köy bağlantımız yok. Aksan konusuna gelince. Konya şivesiyle dublaj yapıyor olmamız, İstanbul şivesiyle dublaj yapamayacağımız anlamına gelmez. (Star Trek'deki "doktor", Mucur'daki "metin", Oscar 7'deki "Kaynak gözlüklü" v.s.)   Dublajlardaki doğallığa etki eden faktörlerden birisi de gözlem yeteneğimizin iyi olmasıdır. Ancak bu, insanların açığını arama şeklinde değil, hayatın normal akışı içerinde edindiğimiz birikimlerdir. En yeni örnek verebileceğimiz olay.. Bir mecliste yanındaki adama bizi tanıtan orta yaşlı bir kişi "bunlar şimdi bizden malzeme çıkarır, havayı kokluyorlar, konuştuklarımız yarın önümüze dublaj olarak gelir" dedi. Dediği yaşlı başlı okumuş yazmış mühendis bir süre sonra eskilere kendini fazla kaptırıp "eskinin domatesleri", "eskinin karpuzu"ndan sonra "eskinin yıldızları yok, çocukluğumuzda daha çok yıldız varıdı" tarzında bir cümle kurunca malzeme avucumuza kendiliğinden düşmüş oldu..! Yani radarları açmaya gerek yok..


Konya televizyon kanallarından program vb. veya Konya firmalarından reklam seslendirmesi için teklif aldınız mı?


Farklı zaman dilimlerinde teklifler geldi ancak yerel işlerin içerisinde yer almıyoruz.


İlk Deneyip Yaptığınız Dublaj "Tamam Bu Oldu" Dedikten Sonra; Maddi Gelir İçin Mi Yoksa Zevk İçin Mi Devam Ettirdiniz? (Dublajları Yapmaktaki Amacınız Neydi ? )


Ne ilk ne de son dublajda aklımızın bir ucunda "para" hiçbir zaman olmadı. Gelen bütün tekliflerde de maddi konular öncelik teşkil etmedi. Bizim için önemli olan ortaya koyacağımız eserin niteliğidir.



SIK SORULAN SORULAR' a röportajlarımızdan alıntılarla cevaplar..

Gelen e-maillerinize ve yüzyüze sorduğunuz sorulara doyurucu nitelikte olacağını düşündüğümüz röportajlarımızdan seçtiklerimizi sizlerle paylaşıyoruz..


Gerçek mesleğiniz nedir?

Dublajlarımızı izleyenlerin zihinlerinde oluşan genel yargı; bizi iletişim-sinema veya güzel sanatlar mezunu olan reklamcılar zannetmeleri. İkimizde reklamcı değiliz ve mezuniyetimiz de tamamen farklı. Ticarî faaliyet olarak Konya'da bir A.V.M'nin "food court alanında" konsepti beyaz etten oluşan bir restaurantımız var. Dublajları, klipleri, çizimleri başından beri stres atma amacıyla hobi adı altında yapıyoruz. Günlük rutin ticari faaliyetlerin dışına çıkıp teneffüs ettiğimiz bir alan. Günümüzün belli bir zaman dilimini kapsamış olsa da fazla zamanımızı almıyor. 5 Haziran 2010'da onbirinci yaşımıza gireceğimizden, dublaj işi refleks halini aldı. Bizim için zorluk derecesi iki şeker atıp, karıştırılıp içilen çay kadardır. "Yaptığımız filmleri abartmaya gerek görmüyorum, yüz dakikalık film yapıyoruz, elli gün konuşuyoruz. Önemli olan aşkımızın sürekliliği ve tesisatıdır!!" (Şom Ağızlılar-bölüm 8)


İlk dublajınız hangi videoyu seslendirmekle başladınız ve bundaki amacınız neydi?

"Seri imalat"a başlamadan önceki ilk adımımız 1999 yılındaki Hababam Sınıfı dublajıdır. Ancak teknolojinin o tarihe göre biraz daha ilerleyip bizim "seri üretim"e geçmemiz Aralık 2001'deki "Çık Çık" dublajıdır. İçimizdeki dublaj aşkı küçüklüğümüzden beri vardı ancak şartların olgunlaşıp tekniğin gelişmesini bekledik diyebiliriz. "ne yapsak ne yapsak" diye kıvranırken bir anda aklımıza gelen bir icat değil. Dalga dublaj yapmaktaki gayemiz; şu anda da olduğu gibi tamamen hobi mahiyetiyle, münasip zamanlarda kendi aramızda eğlenmekten ibarettir.


Bilmeyenler için kısaca serüveni özetleyelim. (DDT Tarihi sayfasında daha geniş hali mevcuttur)..

2002 yılının yaz döneminde bir yakınımıza, içinde ilk altı dublajımız ve birkaç farklı çalışmamızın bulunduğu sadece 1 adet emanet CD'yi vermiştik. Emanet cd'yi alan kişi tamamen bilgimiz dışında dublajları ve klipleri arkadaşına izlettirmek için götürür. Götürüş o götürüş. Kendi deyimiyle gülmekten yerlere yatan arkadaşı CD'yi kendisine kopyalayıp defalarca izler. İşyerindeki arkadaşlarına da yayarak kendi aralarında gülmek için sebep bulmuş olurlar.  Gülmekten biz yarıldık, başkaları da yarılsın felsefesiyle elden ele CD'lerle yaymaya başlarlar. Beğenen kendi çevresine yaymaya başlayınca iş çığrından çıkmış olur. Cdyi ilk izleyenlerden olan kişi ardından internette ağıyla paylaşır ve anormal süratle yayılmaya başlar, 2002 yılları ki o zamanlar henüz You Tube kurulmamıştı(kuruluşu şubat 2005). Msn ve ADSL'de ülke genelinde yaygın değildi. Usb ve flash disk sistemleri yoktu. O halde bile emsalsiz olan ve çığır açan bu yapımlar aşırı bir hızla yayılmaya başlar.. Yayıldığından haberimizin olması 3-4 ayı bulur. Bir dostumuzun,"sizin yaptığınız dublajları VCD Shoplar, seyyarlar parayla satarlarken gördüm" demesiyle okun yaydan hızlıca çıktığını anlamıştık. O dönemin en çok satışı yapılan korsan cdleri arasında yer almaktadır ki bunu bir eski vcd shop sahibi aylar sonra kendi ağzıyla "sizin sırtınızdan çok ekmek yedik" cümleleriyle söylemiştir. Yoksa şimdiye kadar etrafa yayılması ve kanallarda yayınlanması için hiçbir zaman faaliyetimiz ve iletişimimiz olmadı. Günübirlik şöhret peşinde koşmadık. Bu yüzden arşivimizde gün ışığına çıkmamış pek çok eski tarihli yapımımız var. Yapımlarımız 2002'de kazara yayılmamış olsaydı, kesin bir ihtimalle yine kendi kendimize kapalı devre olarak çalışmalarımıza devam ediyor olacaktık.


Beyazıt Öztürk ve ekibiyle çalışmaya nasıl başladınız?

Beyazıt Öztürk'ün dublajlarımızı izleyip üslubumuzu, tarzımızı beğenmesiyle 4 Eylül 2006'da telefon yoluyla gelen "yeni sezonda bizimle çalışır mısınız?" teklifiyle başlayan diyaloğumuz, İstanbul Kanal D'de 40 yıllık dost ortamında, yüzyüze görüşmelerle devam etti. Ardı ardına görüşmelerimiz neticesinde "Şom Ağızlılar" adı altında haftalık dublajlarımıza start verdik. Ekim 2006-haziran 2008 dönemindeki iki sezon boyunca yaptığımız dublajlarımızın sayısı 42'yi buldu. 2008-2009'da bir  sezon ara verdikten sonra üçüncü sezonumuza ekim 2009'da tekrar başladık ve şu an itibariyle (mart 2010) Beyaz Show' a özel yaptığımız dalga dublaj sayısı 48'e ulaştı. 2002'den itibaren yaptığımız 17 adet bağımsız dublajla beraber, klip, teaser ve fragmanlar hariç toplam dublaj sayımız 65'i buldu. Bu arada yeri gelmişken merak edenler için küçük bir not.. Beyazıt Öztürk'ün "en" beğendiği favori dublajlarımız; eskilerden Tahtasız(2003), yenilerden Tarumar (nisan 2009).


En çok hangi ünlünün dublajını yapmaktan hoşlanıyorsunuz nedeni nelerdir?

İlk üç ismi sayarsak; ilk sırada en çok dublajını yaptığımız isim olan Robert De Niro, Donald Sutherland ve Al Pacino. Bu üç ismin bizi çeken başlıca özellikleri; bilinirliklerinden ziyade, ağız yapılarının ve mimiklerinin aşırı derecede elverişli olması ve dublaja artı değer katması.


Yapmış olduğunuz dublajların hiçbirinde küfürlü söz veya espri kullanmamaktasınız. Birçok ünlü komedyenin esprilerinde küfürler varken sizin kullanmamaktaki amacınız nedir?

"Üslûbu beyan, ayniyle insandır" demişler ya. Zaten normal hayatta da bu tür söylemlerden uzak durduğumuzdan, dublajlarımıza da bu şekilde yansıyor. Normal üslubumuz neyse onu aksettiriyoruz, fazladan çaba gösterip de kendimizi frenliyor değiliz. Vitrine iyileri koyup arkada farklı ürünler satmıyoruz.  "Boş bir mecra, böyle bir damar var, bu yoldan tutturup devam edelim" tarzında bir düşüncemiz olduğundan değil. Baştan beri de sloganımız "Küfürsüz, Argosuz, Seviyeli".. Küfür ve argo olmamasının yanı sıra, içerdiği anlam ve çağrışımlarla da ebeveynin engelleyeceği negatif parçalar ve mesajlar ihtiva etmiyor. Dublajı izleyenlerin ağzına spot bazı kelime ve cümleler pelesenk oluyor, bu kalıpların da çevreye zarar vermemesini istiyoruz. Böylece aile ortamında rahatça izlenebiliyor, her yaşa, kültür ve bireye ulaşıyor olmamızı sağlıyor ki bu da işin en güzel tarafı. Ailece fanatik izleyicimiz olan azımsanmayacak bir kitle var.


Gerçekte Dalga Dublaj olan ekibinizin adını Beyaz Show'a başladığınızdan itibaren Şom Ağızlılar diye değiştirdiniz, sebebi nedir?

Dalga Dublaj Takımı (DDT) künyesini 2003 yılında oluşturmuştuk ve ismimizin yanı sıra biraz daha ikinci planda kullanıyorduk. DDT ismini terk etmemiz söz konusu olmadı hiçbir zaman. Sadece Beyaz Show'da bölüm ünvanı olarak "Şom Ağızlılar" ismi kullanıldı. Beyaz Show ekibi tarafından, dublajlarımızdaki karakterlerin diyalog ve genel havasına bakılarak oluşturulan bir isim "Şom Ağızlılar". Yoksa şahsımıza, karakterimize yönelik bir atıf değil!! Olsak olsak "SOM ağızlılar" oluruz herhalde !!!  (Tarihte bugün: Tevazûnun katli!)


Dublajlarınız ile sadece insanları güldürmeyi mi amaçlıyorsunuz yoksa başka nedenleri var mı?

İlk neden güldürmek tabi ki. Ama bizim dublajlarımızın başlıca karakteristik özelliği toplumu yansıtma işi görüyor olması. Komedi kısmı biraz kara komediye kaçıyor bu yüzden. Çünkü dublajlarımızın çoğu yerinde farklı hayatlardan birebir yansımalar var. Gülünen taraf da bu zaten. İzleyici kendine yabancı olan bir filmde, babasının cümlelerini, arkadaşının kelimelerini, kendi tarzını, hocasının üslubunu bizim felsefemizle harmanlanmış şekilde görüyor ve ona gülüyor… İçi boş bir güldürü hedeflemiyoruz. Tabi ki bazı ironiler, kelime deformeleri-oyunları, cümle devirmeleri, kendi imalatımız olan deyimlerle süslediğimiz bir takım alt metinlerimizde bulunuyor. Belki yıllar sonra günümüz insanını okumak için dublajlarımızdan iz sürüp, sosyolojik tezler sunulabilir! 


Dublaj için ayrı bir ders veya eğitim almayı düşündünüz mü veya düşünüyor musunuz?

Bunca yapımdan sonra, oradan ders almaya ihtiyacımız var gibi mi görünüyor yoksa!! Şaka bir yana ne almayı ne de vermeyi düşündük! Türkiye'nin ilk kişisel dalga dublajını yaptığımızı düşünecek olursak… Sahi, alanımız olan "dalga dublaj"la alakalı bize ders verecek birisi var mı!


Dublaj fikri ilk kimden çıktı?

Üsame'nin 1999'da yaptığı  dublajı Sadık'a göstermesiyle kayıtlı günler başladı.


Kendinize örnek aldığınız dublajcı veya komedyen var mı?

Hiçbir alanda örnek aldığımız, idol olarak baktığımız birileri yok.


Kaç kişilik bir ekipte çalışıyorsunuz?

Her dublajda farklı ses tonlarımızı kullanmamız ve Dalga Dublaj Takımı (DDT) ismimizdeki "Takımı" ibaresi, çoğu yeni izleyicimizin algısını değiştiriyor. Grubumuza katılmak, eğitim almak veya "senaryo" paylaşmak için gelen başvuru e-maillerinin içeriğinden ve birebir diyaloglardan da anlıyoruz ki bizi kalabalık zannediyorlar. Hattâ bir izleyicimizin "Beyaz Show'a dublaj yapmanızdan dolayı kadronuzu genişletmeniz iyi oldu, değişik sesler girdi" cümlesi görüntüyü özetliyor!! Grubumuz başından beri aslında sadece ve sadece Üsame ve Sadık Ağırbaşlı kardeşlerden oluşuyor. Dublajından, montajına, afişinden sitenin tasarlanmasına kadar dışarıdan hiçbir destek almıyoruz. Kendi kendimize yetiyoruz ve moda tabirle "cari açık" oluşturmuyoruz!..


Dublaj yapmak kazançlı bir iş mi, gençlere yapmaları için önerir misiniz?

Sorunuzun içinde "gençler" kelimesi geçtiği için bu konu uzayacak biraz! Bizim "dalga dublaj" konsepti, genel anlamdaki dublaj alanının farklı bir yerinde bağımsız olarak konumlandığı için para pul konusunda da genel değerlendirme yapmamız pek doğru olmaz. Baştan şunu söyleyelim; bir iş direkt olarak para pul odaklı yapıldığında, zamanla ruhunu kaybetmeye ve hırsın kurbanı olmaya başlar. Böylece iş ana güzergahından sapar, yapılan işe leke sürmeye başlar. Tabi ki konu her ne olursa olsun, verilen emek karşılığında belli bir bedel alınır ama bunu konuşulan her cümlenin başlıca kelimesi yapmak yanlıştır. İşin ahlâkı, içeriği, boyutu, yapılabilirliği önde gelir.


Diğer yandan da sahte tevazuya gerek yok. Yeri geldiği zaman doğru düzgün, olgun bir üslupla malî konular konuşulur. Dünya üzerinde ilk ticaret veya para alışverişi yapılmıyor sonuçta! Lidyalılardan günümüze kadar yüzlerce yıl ve medeniyet geçti. Her zaman ve zeminde itibar ile güven olguları daha önde gelen bir vasıftır ve para ile de kazanılamaz. Günümüzdeki en büyük sermaye güvendir. Her yolu mubah gören insan para kazanmaya kazanır ancak, nerede, nasıl kazandığınız ve hesabını verebilecek rahatlıkta olabilmeniz önemlidir. Yüz yaşında birileriymişçesine de "gençlere önerimiz", mutlu olacakları ve gönüllerini koyacakları işi yapsınlar. İçi boş özgüven körükleyip dönemin moda, popüler veya dayatma eğlencesi ne ise onun peşinden gitmek yerine kendilerine has bir üslup geliştirsinler. Asla başkalarını taklit edip de adına "esinlenme" veya "ustaların izinden" demesinler. Gündüz yaptıkları işe rüyalarında devam etmiyorlarsa ruhlarını vermiyorlar diyebiliriz. Sadece dublaj odaklı söylemiyoruz bunları.


Melânet isimli yapımımızdaki bir replikte de geçtiğimiz gibi; gençlerin büyük kısmının bahanesi, çalışsak da başarılı olsak da belli yerlere gelemeyiz, getirilemeyiz, sivrilenlerin sonları malum, her köşe başı tutulmuş gibi bir yargı var. Milletimize şırınga edilen en büyük zehir "biz  yapamayız" felsefesidir. Dünya üzerinde  Türkiye'den bir insan başarı kazanınca garipseyen, kıskanan, zamanla çamur atan bir millet olmaktan sıyrılmamız lazım. Günlük 15 kelimeyle, slm nbr'li kurbağa lügatçesiyle ömür tüketenlerden olmasınlar. Kitap okusunlar ama bunun yanında en önemlisi hayatı okusunlar, kafa yorsunlar. Dünyadaki vazifelerinin ne olduğunu düşünsünler. Her türlü görüş sahibini dinleyip makul çıkarımlar yapsınlar. Körü körüne araya duvar örmesinler. İdeolojileri katarakt halini alıp doğruların önünde perde olmasın. Öyle hale gelindi ki "falan futbol takımı tutuyorsa tek kelimesini dinlemem" diyen insanlar türedi.


Sorunuzun cevabı uzayıp farklı yerlere gitse de, son olarak medya gündemine gelen veya gelecek olan dostlara günümüz medyasının genel mantığını söyleyelim de akıllarının bir köşesinde dursun, adımlarını ona göre atsınlar.

Günümüz medyasının bir bölümü, cahiliye döneminde helvadan put yapıp, taptıktan sonra onu yiyerek karın doyuran putperestin mantığındadır. Sıradan insanları cilalar, boyalar, içi boş şöhrete ulaştırır, tanıtır, gündem oluşturur, üzerinden rant elde eder, vakti gelince de belli metodlarla iki günde harcar. Günümüz medyası üzerine konuşmaya kalsak zaten başlı başına uzun bir röportaj konusu olur. Özellikle yakın dönem içerisinde gençlere hitap eden reklamlardaki cinsel çağrışımlar, seviyesiz üslup, hitap ve kullanılan tipler çok gözümüze ilişiyor. Genç müşteri olunca böyle mi olunması böyle mi düşünülmesi gerekiyor acaba diye düşünüyor insan. Bilmiyoruz gazeteniz bu konu hakkında bir araştırma yapar mı?


Dalga dublajını yaptığınız filmlerin 'dalga senaryo'larını kim yazıyor?

Hiç kimse yazmıyor. Çünkü ortada ne bir senaryo ne de kenara not edilmiş cümle var. İzlediğimiz filmden tarzımıza uyacak bölümleri ayırıp, görüntüyü sessiz halde üç dört kez izleyince zaten ister istemez kafamızda şekilleniyor. Konu da dublajlar gibi spontane gelişiyor. Bu yüzden diyaloglarda hiç beklenmedik cümleler ve espriler çıkınca da arasıra kaydı kesip gülme arası verdiğimiz oluyor.


İnsanların yaklaşımlarıyla ilgili bizimle paylaşmak istediğiniz şeyler var mı?

Dublajları bizim mamülümüz değil de bizi dublajlarımızın bir mamülü gibi görenler oluyor. Dublajlardaki karakterlerin üslüp, içerik ve iletişim tarzlarının gerçek hayatta bizde de olduğunu varsayıp aslında öyle olmadığımızı görünce şaşıranlar oluyor. Karşılarında "Ya Nasip'deki Hacı abi", Star Trek'deki Orhan abi", "Ayarsız'daki bıyıklı adam", "Kara Şimşek'deki Michael", "Dallas'daki boyacı Macit usta", "Karın Ağrısı'ndaki Al Pacino" gibi konuşan tiplemeler bekliyorlar. Ayrıca bizi insanüstü varlıklar kategorisine koyarak gözünde büyütüp heyecan yapanlar da olmuyor değil. Televizyon başında yarışma programı izlerken birkaç soruyu bildim diye oturuşu değişip havaya giren tiplerden değiliz. Beş on dublaj yaptık, tanındık diye bulutlar üzerinde yaşayıp, kendimize sırça köşk yaptıracak değiliz.


12.03.2010 (İletişim Gazetesi için verilen- ilaveli röportaj)